Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in hazırladığı rapor, yaşlanan nüfusun sigorta, emeklilik ve sağlık sistemleri üzerindeki etkilerini ortaya koydu. Türkiye Sigorta Hazine ve Emeklilik Operasyonları Genel Müdür Yardımcısı Gürol Sami Özer, 2050’de 65 yaş ve üzeri nüfusun 1,6 milyara ulaşmasının beklendiğini belirterek kamu, emeklilik şirketleri ve bireyler arasında dengeli bir yük paylaşımı kurulması gerektiğini söyledi.
Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik, küresel nüfusun yaşlanmasının ekonomi ile sigorta ve emeklilik sistemleri üzerindeki etkilerini inceleyen “Uzun Yaşam Ekonomisi: Yaşlanan Nüfusun Sigorta ve Emeklilik Sektörüne Etkileri” başlıklı bir rapor hazırladı.
Raporda küresel demografik dönüşümün yanı sıra yaşlanan nüfusun sağlık ekonomisine etkileri, yapay zekâ ve GLP-1 gibi yeni nesil sağlık teknolojilerinin yarattığı değişim, sigorta ve emeklilik sektörünün karşılaşacağı riskler ile uzun yaşamın beraberinde getireceği etik tartışmalar değerlendirildi.
Türkiye Sigorta Hazine ve Emeklilik Operasyonları Genel Müdür Yardımcısı Gürol Sami Özer, demografik dönüşümün küresel ekonomiyi köklü bir yapısal değişime zorladığını belirterek, “2050’de 65 yaş ve üzeri nüfusun 1,6 milyara ulaşması beklenirken bu durumun sosyal güvenlik ve sağlık sistemleri üzerinde önemli bir yük oluşturması tahmin ediliyor” dedi.
Avrupa’da her emekliyi finanse eden çalışan sayısı 2’ye düşecek
Avrupa’da bugün her bir emekliyi finanse eden 3,4 çalışan bulunduğunu, 2050’de ise bu sayının 2’ye düşecek olmasının kamusal emeklilik sistemlerinin sürdürülebilirliğini tehdit ettiğini belirten Özer, sağlık alanında da artan yaşlı nüfusa bağlı olarak medikal maliyetlerin yükseldiğine ve personel açığının kâr marjlarını baskıladığına dikkat çekti.
Özer, devletlerin bu sürece yasal emeklilik yaşını ve şartlarını otomatik olarak yükselten ve yaşam beklentisine endeksleyen mekanizmalar kurarak hazırlandığını belirterek, “En büyük ekonomik ve sosyal riskin ise ‘yaşam süresi’nin devletten doğrudan bireylere kayması ve tasarruf açığının derinleşmesi olarak belirtebilirim” diye konuştu.
“Kamu, emeklilik şirketleri ve bireyler arasında dengeli bir yük paylaşımı kurulmalı”
İnsan ömrünün uzamasının geleneksel kamu emeklilik modellerinin sürdürülebilirliğini zorlaştırdığını ve çalışan-emekli dengesini bozduğunu ifade eden Özer, bu durumun yaşam süresi riskinin kamudan bireye transfer olmasına, bireylerin daha uzun süre çalışmasına veya özel birikimlerini artırmasına yol açtığını söyledi.
Özer, tamamlayıcı emeklilik mekanizmalarının önemine ilişkin şunları kaydetti:
“İnsanların sağlıklı ve refah içinde kalabilmesi için kamu kaynaklı birinci basamak sistemlere ek olarak, tamamlayıcı mekanizmalar geliştirilmelidir. Türkiye özelinde Orta Vadeli Program kapsamındaki Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi gibi zorunlu ikinci basamak modeller ile Bireysel Emeklilik Sistemi bu noktada hayati rol oynuyor. Dünyada yaşlanmanın getirdiği maliyetlerin tek bir paydaş veya kurum tarafından karşılanamayacak boyuta ulaştığını belirtmek istiyorum. Bu yüzden kamu, emeklilik şirketleri ve bireyler arasında dengeli bir yük paylaşımı kurulmalıdır.”
Bireylerin emeklilik dönemindeki gelir kayıplarını ve cepten sağlık harcamalarını dengelemek amacıyla bireysel emeklilik fonları gibi pasif gelir üreten alternatif birikim araçlarına yönelmesi gerektiğini belirten Özer, BES birikimlerinin emeklilik aşamasında doğrudan ömür boyu yenileme garantili Tamamlayıcı Sağlık Sigortası poliçelerine dönüştüğü hibrit finansal ürünlerin de bireysel riski minimize edeceğini ifade etti.
Uzun yaşam teknolojilerinde “biyolojik kast sistemi” riski
Raporda, uzun ve sağlıklı yaşam teknolojilerine erişimde ortaya çıkabilecek eşitsizlikler de ele alındı. Özer, pahalı biyoteknolojik tedaviler ve yenilikçi ilaçlara başlangıçta yalnızca yüksek gelirli grupların ulaşabilmesinin sosyoekonomik uçurumu fizyolojik boyuta taşıyarak “biyolojik bir kast sistemi” yaratma riski bulunduğunu söyledi.
Özer, “En düşük gelir grubundakilerin yüzde 44’ü kronik hastalık bildirirken bu oranın yüksek gelirlilerde yüzde 28 kalması sağlık eşitsizliğinin halihazırdaki boyutunu ve gelecekteki derinleşme potansiyelini açıkça gösteriyor”dedi.
Biyoteknolojik gelişmelerin bu farkı artırması durumunda ekonomik güç ve servetin daha ileri yaş gruplarında birikmesinin gündeme geleceğini belirten Özer, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası üzerindeki finansal yükün artmasının da kamu maliyesinde kırılganlıklara yol açabileceğini kaydetti.
Özer, bu süreçte kamunun düzenleyici rolünün, kapsayıcı Uzun Süreli Bakım Sigortası uygulamalarının ve özel sigorta ekosisteminin kapsayıcı ürün tasarımlarının toplumsal dengenin korunmasında stratejik önem taşıdığını vurguladı.
Aktüeryal hesaplamalarda yaşam beklentisinin ağırlığı artacak
Tıp ve biyoteknolojideki gelişmelerle insan ömrünün uzamasının aktüeryal hesaplamalar ile sigortacılıktaki sınırların yeniden tanımlanmasını gerekli hâle getirdiğini belirten Özer, çözümün sigorta sistemlerinin emeklilik ödemelerine katı bir “yıl sınırı” koyması şeklinde gerçekleşmeyeceğini söyledi.
Özer, “Bunun yerine aktüeryal sistem, ‘otomatik endeksleme’ ve ‘tanımlanmış katkı’ esaslı dinamik modellere geçiş yapmaktadır. OECD ülkelerindeki trendleri incelediğimizde, bireylerin birikimlerinin maaşa dönüştürülmesinde o anki beklenen yaşam süresi katsayılarının kullanıldığı itibari hesaplar ve tanımlanmış katkı planları öne çıkmaktadır” dedi.
Ödenecek emekli maaşı tutarının veya tam emeklilik için gerekli prim gün sayısı ve yaşın otomatik olarak ortalama yaşam beklentisine endekslendiğini anlatan Özer, “Böylece aktüeryal denge, yıl bazlı doğrudan kısıtlamalar yerine finansal çarpanların ve emeklilik yaşının dinamik olarak güncellenmesiyle sağlanacaktır” ifadelerini kullandı.
Yapay zekâ ve GLP-1 sağlık ekonomisinde yeni bir alan açıyor
Sağlık sistemlerindeki artan maliyet baskısına da değinen Özer, yapay zekâ uygulamalarının verimlilik sağlaması, AR-GE maliyetlerini düşürmesi ve ilaç keşif süreçlerini hızlandırmasıyla önemli bir çözüm sunduğunu ifade etti.
GLP-1 obezite ilaçlarının biyomedikal alanda kritik bir dönüşüm başlattığına dikkat çeken Özer, söz konusu pazarın 2035 yılına kadar 190 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşmasının öngörüldüğünü söyledi.
Bu çözümlerin doğrudan hastane harcamalarını ortadan kaldıran bir nitelik taşımadığını vurgulayan Özer, “Raporumuzda vurgulandığı üzere GLP-1 tedavisi bırakıldığında verilen kilolar hızla geri alındığından, süreç sürekli bir abonelik ekosistemine dönüşmekte ve medikal bütçeler üzerinde yeni yükler yaratmaktadır” dedi.
Kaynak: AA


