Özer Şimşek: “Türk Savunma Endüstrisi:Bir savunma projesi değil, teknoloji ekonomisinin yeni omurgası”

Savunma sanayii artık yalnızca güvenlik politikalarının değil, yüksek teknoloji üretiminin, ekonomik bağımsızlığın ve küresel rekabet gücünün de belirleyici unsurlarından biri. Türkiye’nin son yıllarda inşa ettiği mühendislik ekosistemi, sadece yeni nesil savunma platformları değil, geleceğin sivil teknolojilerini ve bilgi ekonomisini de şekillendirecek stratejik bir dönüşümün habercisi. Odak Noktası Yazarı Özer Şimşek de yazısında bu konuya dikkat çekerek, Türk savunma endüstrisini bir savunma projesinden çok teknoloji ekonomisinin yeni omurgası olarak tanımlıyor.

Türk Savunma Endüstrisi:Bir savunma projesi değil, teknoloji ekonomisinin yeni omurgası

Yaklaşık dört yıl önce kaleme aldığım bir makalede, Türkiye’nin savunma sanayiinde yakaladığı ivmenin yalnızca yeni platformların geliştirilmesinden ibaret olmadığını, asıl dönüşümün güçlü bir teknoloji ve üretim ekosisteminin oluşmasında yattığını ifade etmiştim. Aradan geçen süre, bu tespiti fazlasıyla doğruladı.

Bugün Savunma Sanayii Başkanlığı ekosistemi içerisinde faaliyet gösteren yaklaşık 3.600 şirket, 100 binin üzerinde nitelikli çalışan ve yalnızca ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN ile HAVELSAN bünyesinde görev yapan yaklaşık 25 bin mühendis, Türkiye’nin artık yalnızca savunma ürünleri geliştiren bir ülke değil; yüksek teknoloji üreten bir mühendislik ülkesi hâline geldiğini gösteriyor.

Ancak bana göre bu rakamlar bile asıl hikâyeyi anlatmaya yetmiyor.

Çünkü savunma sanayiini yalnızca tank, uçak, füze veya İHA üretimi üzerinden okumak, bu dönüşümün en önemli boyutunu gözden kaçırmak anlamına geliyor.

Geleceğin ekonomileri artık fabrikalarla değil, mühendislik aklı ve onu destekleyen endüstriyel ekosistemlerle rekabet ediyor.

Tarih bize teknolojik sıçramaların büyük bölümünün önce askerî ihtiyaçlardan doğduğunu gösteriyor.

İnternet, GPS, jet motorları, yarı iletken teknolojileri, kompozit malzemeler, uydu sistemleri…

Bugün için yapay zekâ destekli otonom sistemler…

Bunların tamamı önce savunma projelerinin ürünü olarak ortaya çıktı. Daha sonra sivilleşerek trilyonlarca dolarlık ekonomik değer üreten sektörlere dönüştü.

Dolayısıyla savunma sanayii, aslında ülkelerin gelecekte hangi teknolojilerde söz sahibi olacağını belirleyen en büyük inovasyon laboratuvarıdır.

Bugün Türkiye; radar teknolojilerinden elektronik harbe, roket mühendisliğinden yapay zekâya, görüntü işlemeden sensör teknolojilerine kadar dünyanın en karmaşık mühendislik problemlerini çözebilen insan kaynağını yetiştiriyor. Bu mühendisler yarın yalnızca savaş uçakları üretmeyecek. Sağlık teknolojileri, otonom otomobiller, uzay teknolojileri, yeni nesil enerji sistemleri geliştirecek.

ASELSAN’ın sağlık alanında geliştirdiği ileri görüntüleme sistemleri bunun yalnızca ilk örneklerinden biri.

Aslında bugün savunma sanayii, yarının sivil ekonomisinin AR-GE laboratuvarı hâline geldi.

Savunma sanayiini yalnızca güvenlik politikası olarak okumak büyük bir eksiklik;

Bu endüstri, aynı zamanda; sanayi, eğitim, teknoloji, ihracat ve hatta uzun vadeli kalkınma politikasıdır.

Çünkü yüksek teknoloji üretme kapasitesi olmayan ülkelerin önümüzdeki elli yılda ekonomik bağımsızlıklarını korumaları giderek zorlaşacak. Yapay zekâ çağında ekonomik egemenlik, doğal kaynaklardan çok bilgi üretme kapasitesiyle ölçülecek.

Jeopolitik güç artık yalnızca asker sayısıyla değil, teknoloji üretme kapasitesiyle tanımlanıyor.

Doğu Akdeniz, bu bakımdan kritik bir jeopolitik alan.

Türkiye bugün Mavi Vatan doktrini doğrultusunda hak iddia edebiliyorsa, bunun nedeni yalnızca diplomatik söylemler değil.

MİLGEM platformları, Milli firkateynler, atmaca, akya, çakır, hisar, siper, midlas, gökdeniz, elektronik harp sistemleri ve bunların oluşturduğu bütünleşik caydırıcı deniz kuvvetleridir.

Bu ise, diplomasi masasında söylenen cümlelerin arkasındaki gerçek ağırlığı oluşturuyor.

Uluslararası ilişkilerde diplomasi çoğu zaman askerî kapasitenin farklı bir dilde ifade edilmesinden ibarettir. Libya’da, Karabağ’da, Somali’de, Afrika’nın farklı bölgelerinde Türkiye’nin artan etkisi yalnızca dış politika tercihleriyle açıklanamaz. Bu etkinin arkasında, yerli savunma teknolojilerinin oluşturduğu caydırıcılık bulunmaktadır.

Savunma sanayiinin ekonomi üzerindeki etkisi ise çoğu zaman yalnızca ihracat rakamları üzerinden okunuyor.

Oysa gerçek etki çok daha büyük. 2025’de savunma ve havacılık ihracatı 10 milyar dolar seviyesini aştı. Fakat asıl değer, ithalatın ikame edilmesinde ortaya çıkıyor.

Bugün Rusya-Ukrayna, ABD-İsrail-İran savaşları göstermiştir ki, yeni savaş doktrininde belirleyici olan;

  • Hava savunma sistemleri,
  • AESA radarlar,
  • Elektronik harp sistemleri,
  • Uzun menzilli mühimmat,
  • Balistik füzeler,
  • İnsansız savaş platformları

Artık uluslararası pazarda para verildiğinde kolayca satın alınabilecek ürünler değil. Satılabildikleri durumlarda ise teknoloji paylaşılmaz. Yüksek fiyat uygulanır, siyasi şartlar öne sürülür, kullanım kısıtları getirilir. Dolayısıyla bu sistemleri geliştirebilen ülkeler yalnızca ihracat geliri elde etmez.

Aynı zamanda milyarlarca dolarlık stratejik ithalatı da ortadan kaldırırlar. Bu nedenle savunma sanayii cari açığa tek yönlü değil, çift yönlü katkı sağlar. Bir taraftan döviz kazandırır. Diğer taraftan döviz çıkışını engeller.

Bugün Türkiye artık yalnızca kendi savunmasını karşılayan bir ülke değildir.

Dünyada ilkleri gerçekleştiren bir teknoloji üreticisine dönüşüyor.

TCG Anadolu üzerinden silahlı TB3’ün tam otonom iniş-kalkışı…

KIZILELMA’nın kendi AESA radarıyla belirlediği hava hedefini görüş ötesi hava-hava füzesiyle vurması…

TAYFUN Blok-3’ün hareketli deniz hedefini balistik füze ile imha etmesi…

Bunlar yalnızca başarılı testler değildir.

Yeni savaş doktrininin hangi yöne evrildiğini gösteren kilometre taşlarıdır.

Önümüzdeki beş ila on yıllık dönemde ise Türkiye’nin asıl sıçraması başlayacaktır.

KAAN’ın seri üretime geçmesi…

Millî turbofan TF-35.000 motorunun devreye girmesi…

SİPER’in yeni bloklarının balistik füze savunmasını farklı bir seviyeye taşıması…

Millî uçak gemisinin hizmete alınması…

KIZILELMA’nın TCG Anadolu’dan operasyon yapması…

Uzun menzilli balistik füze programının yeni aşamaları…

Ve en önemlisi;

KAAN, ANKA-3, KIZILELMA, HÜRJET, insansız deniz araçları, uydular, radarlar ve elektronik harp sistemlerinin aynı veri ağı üzerinde gerçek zamanlı çalışan tek bir savaş mimarisi oluşturması…

İşte asıl devrim burada yaşanacaktır.

Çünkü altıncı nesil savaş konsepti, artık tek bir savaş uçağı üretmek değil; insanlı ve insansız platformları yapay zekâ destekli ortak bir ağ üzerinde harekât icra ettirebilmektir.

Türkiye’nin son on yılda oluşturduğu mühendislik ekosistemi, tam da bu geleceğin altyapısını hazırlıyor.

Kanaatimce önümüzdeki on yılın sonunda Türk savunma endüstrisini değerlendirirken artık “kaç uçak ürettik” sorusunu değil; “yüksek teknoloji ekonomisinde dünyanın neresindeyiz?” sorusunu soruyor olacağız.

Çünkü savunma sanayiinin gerçek başarısı, yalnızca güçlü silahlar üretmek değil; güçlü bir gelecek üretmektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

SON EKLENEN HABERLER