Özer Şimşek: “NATO’nun geleceği ve Avrupa savunması için yeni bir perspektif”

NATO’nun geleceği kadar Avrupa’nın ABD olmadan kendi güvenliğini sağlayıp sağlayamayacağı da tartışılıyor. Ortak ordu, savunma sanayisi ve caydırıcılık hedefleri konuşulurken, kıtanın karşı karşıya olduğu siyasi ve stratejik gerçekler bu vizyonun uygulanabilirliğini sorgulatıyor.

NATO’nun geleceği artık yalnızca Rusya tehdidi üzerinden değil, Avrupa’nın ABD olmadan kendi güvenliğini sağlayıp sağlayamayacağı sorusu üzerinden tartışılıyor. Ankara’da gerçekleştirilen NATO Liderler Zirvesi de bu tartışmayı yeni bir aşamaya taşıdı. “NATO 3.0” yaklaşımı kapsamında Avrupa’nın savunma kapasitesi, ABD’nin değişen rolü ve kıtanın yeni güvenlik mimarisi masaya yatırıldı. Ancak asıl soru hâlâ cevap bekliyor: Avrupa gerçekten kendi caydırıcılığını oluşturabilecek mi? Odak Noktası Yazarı Özer Şimşek, ‘NATO’nun Geleceği ve Avrupa Savunması için yeni bir perspektif” başlıklı köşe yazısında bu konuyu ayrıntılı bir şekilde inceliyor ve şu tespiti yapıyor: “Avrupa’nın temel problemi bütçe değil; stratejik akıl. Çünkü ortak tehdit algısı olmayan, siyasi önceliklerini askerî gerçeklerin önüne koyan ve en güçlü müttefiklerinin kabiliyetlerini dahi ideolojik filtrelerle değerlendiren bir kıtanın, ne ortak bir ordu kurması ne de ortak bir savaş doktrini geliştirmesi kolay değil. Tarih, ittifakların yalnızca ortak düşmanla değil, ortak akılla ayakta kaldığını defalarca göstermiştir.”

Geçtiğimiz hafta Ankara, NATO liderler zirvesine ev sahipliği yaptı. Zirvede, “NATO 3.0” olarak tanımlanan yeni güvenlik yaklaşımı çerçevesinde; değişen tehdit algısı, Rusya-Ukrayna savaşının Avrupa güvenlik mimarisine etkileri, ABD’nin önümüzdeki dönemde Avrupa savunmasında üstleneceği rol ve Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini nasıl yeniden inşa edeceği kapsamlı biçimde ele alındı. Aslında bugün NATO’nun geleceği tartışılırken asıl cevap aranması gereken soru, Atlantik İttifakı’nın doğu yakasında Avrupa’nın, ABD’nin güvenlik şemsiyesinin giderek daraldığı bir dönemde kendi caydırıcılığını nasıl tesis edeceğidir.

Bu konuda son dönemde yayımlanan çok sayıda askerî düşünce kuruluşu raporu ile Avrupa Birliği kurumlarında yürütülen tartışmalar, büyük ölçüde ortak bir yol haritasında buluşuyor. Buna göre Avrupa’nın, ABD’nin sağladığı istihbarat, uzay, komuta-kontrol ve füze savunması kabiliyetlerini ikame etmesi, ortak bir savunma sanayisi ve uzun vadeli tedarik sistemi oluşturması, yaklaşık 300 bin ilave aktif ve yedek personel üretmesi, doğu kanadında kalıcı ve yüksek hazırlıklı kuvvetler konuşlandırması, İngiltere, Fransa, Türkiye, Norveç ve Ukrayna’yı kapsayan geniş bir Avrupa savunma mimarisi kurması, Fransız ve İngiliz nükleer caydırıcılığını Avrupa güvenliğinin parçası hâline getirmesi ve nihayet Amerikan desteğinin azalacağı varsayımıyla yeni bir Avrupa savaş doktrini geliştirmesi gerektiği savunuluyor.

Kâğıt üzerinde tutarlı görünen bu yaklaşımın, Avrupa’nın siyasi gerçekleri, toplumsal yapısı, sanayi kapasitesi ve stratejik refleksleri dikkate alındığında ciddi “varsayımlara” dayandığını düşünüyorum. Dahası, bu önerilerin önemli bir bölümü bana göre uygulanabilir olmaktan ziyade temenni niteliği taşıyor. Bu nedenle, Avrupa’nın gelecekteki savunma mimarisine ilişkin hâkim yaklaşımın temel varsayımlarını sorgulamak ve bu çerçeveye yönelik başlıca itirazlarımı ortaya koymak istiyorum.

Avrupa’nın ABD güvenlik şemsiyesinin zayıflamasına karşı kendi savunma mimarisini kurması gerektiği yönündeki çağrılar, teorik düzeyde ikna edici görünse de uygulamada ciddi siyasi ve askerî çelişkiler barındırıyor. İstihbarat, uzay, komuta-kontrol ve füze savunması gibi kritik kapasitelere Avrupa içinde en fazla yaklaşan ülkeler Fransa ve İngiltere’dir. Ancak bu iki ülkenin sahip oldukları stratejik yetenekleri sınırsız biçimde ortak kullanıma açacağı varsayımı gerçekçi değil. Merkezi bir Avrupa komuta yapısı kurulması, üye ülkelerin ordularını adeta tek bir devletin eyalet kuvvetleri gibi ortak emir-komuta zincirine bağlamayı gerektirir. Fransa ve İngiltere’nin başat rol talebi, Almanya ve Polonya’nın ağırlık arayışı ve Macaristan gibi ülkelerin farklı güvenlik tercihleri dikkate alındığında, ortak karar kadar emre itaat sorunu da ortaya çıkacaktır. Füze savunmasında belirli stratejik bölgeleri uzun menzilli sistemlerle korumak mümkün olsa bile, seyir füzeleri, yoğun drone dalgaları ve saturasyon saldırılarına karşı bütün Avrupa coğrafyasını katmanlı bir kalkanla kaplamak, finansman kadar teknik kapasite bakımından da olağanüstü güç görünüyor.

Benzer bir iyimserlik Avrupa savunma sanayisinin kısa sürede yeniden ayağa kaldırılabileceği düşüncesinde görülüyor. Avrupa geçmişte güçlü bir imalat sanayisine, geniş bir yan sanayiye ve nitelikli KOBİ ekosistemine sahipti. Ancak son yirmi yılda düşük maliyetli Asya ve özellikle Çin tedarikine yönelme, birçok ülkede üretim altyapısını ve teknik iş gücünü aşındırdı. Savunma sanayisi yalnızca büyük şirketlerin tank, uçak veya füze üretmesinden ibaret değil; binlerce küçük üreticinin hassas parça, elektronik bileşen, kimyasal madde, patlayıcı, motor, rulman ve özel alaşım üretmesi gerekir. Bu zincirin robotik yatırımlarla birkaç yılda kurulması mümkün değil. Ayrıca mühimmat ve patlayıcı üretimi gibi çevresel, hukuki ve güvenlik riski yüksek sektörlere yatırım yapacak girişimci ve KOBİ bulmak da hiç kolay değil. Bu nedenle Avrupa’nın uzun vadeli sipariş vermesi önemli olsa da, siparişin tek başına kaybedilmiş üretim kültürünü, iş gücünü ve tedarik ağını geri getireceği düşüncesi aşırı iyimser görünüyor.

En büyük açmazı ise, insan kaynağı olarak görüyorum. Avrupa’nın 300.000 ilave aktif veya yedek asker oluşturabileceği yönündeki hesaplamalar, demografik ve sosyolojik gerçeklerden büyük ölçüde kopuk. Avrupa Birliği, yıllardır tartışılan birkaç bin kişilik hızlı müdahale kapasitesini dahi siyasi irade, finansman ve görev tanımı sorunları nedeniyle etkili biçimde kuramadı. Böyle bir yapının yüz binlerce genci üniforma altına alması, eğitmesi ve doğu sınırlarında uzun süre konuşlandırması fikri beni sadece gülümsetiyor. Mesele yalnızca maaş değil. Avrupa’nın genç kuşaklarında askerlik mesleğine, disipline, risk almaya ve gerektiğinde cephede savaşmaya yönelik toplumsal isteklilik sınırlı. Avusturyalı, Alman, Slovak veya Macar gençlerin Polonya ya da Baltık sınırlarını korumak için kalıcı biçimde görevlendirileceği varsayımı, Avrupa dayanışmasının gerçek sınırlarını görmezden gelmek anlamına gelmiyor mu? Barış zamanında ortak deklarasyon yayımlamakla, savaş ihtimali karşısında insan hayatını ortak bir siyasi irade adına riske atmak aynı şey değil.

Avrupa savunmasının İngiltere, Fransa, Türkiye, Norveç ve Ukrayna’yı kapsayan geniş bir mimariyle tamamlanacağı düşüncesi de tarafların çıkar farklılıklarını küçümsemek anlamına geliyor. Türkiye’yi savunma tedarik programlarının dışında tutan, siyasi gerekçelerle teknoloji ve finansman paylaşımını sınırlayan bir Avrupa’nın, kriz anında Türkiye’den askerî fedakârlık beklemesi ciddi bir tutarsızlık. Aynı şekilde Fransız ve İngiliz nükleer kuvvetlerinin bütün Avrupa için koşulsuz bir caydırıcılığa dönüşmesi beklenemez. Nükleer silahlar devlet egemenliğinin en son ve en hassas aracıdır. Paris ve Londra bu gücü paylaşsalar bile karşılığında siyasi liderlik, bütçe katkısı ve stratejik yönlendirme talep edecektir. Avrupa’nın ayrıca ABD’den bağımsız bir savaş doktrini geliştirecek ortak kurmay kültürüne sahip olup olmadığı da tartışmalıdır. Son elli yılda kıtanın askerî planlaması büyük ölçüde NATO ve Amerikan sistemleri içinde şekillendi. Bu nedenle Avrupa’nın önündeki sorun yalnızca daha fazla para, asker ve silah bulmak değil; birbirine güvenmeyen devletlerden ortak irade, sanayisizleşmiş ekonomilerden savaş üretimi ve askerî risk almak istemeyen toplumlardan gerçek bir savunma gücü çıkarmaktır.

Avrupa’nın savunma mimarisine ilişkin tartışmalarda dikkat çekici bir başka çelişki ise Türkiye’nin konumlandırılma biçimidir. Bir taraftan Avrupa, ABD’ye olan teknolojik bağımlılığını azaltmak istediğini ilan ederken; diğer taraftan beşinci nesil savaş uçağı KAAN, insansız savaş uçağı Kızılelma, düşük görünürlüklü jet İHA ANKA-3, Akıncı, Bayraktar TB3, Hisar ve Siper hava savunma sistemleri, Atmaca seyir füzesi gibi yüksek teknoloji platformlarını geliştirebilen ve bunları seri üretim ölçeğine taşıyabilen Avrupa dışındaki en önemli NATO ülkelerinden birini siyasi gerekçelerle savunma projelerinin dışında tutmaktadır. Oysa yeni savaş doktrini; insanlı platformlardan çok yapay zekâ destekli insansız sistemlere, sürü drone konseptine, elektronik harbe ve ağ merkezli harekâta dayanıyor. Türkiye bugün tam da bu alanlarda Avrupa’nın en gelişmiş üreticilerinden biri.

Buna rağmen SAFE gibi programlarda Türkiye’nin tedarikçi olarak dahi sisteme tam anlamıyla dahil edilmemesi, Avrupa’nın güvenlik planlamasının stratejik rasyonalite ile değil, siyasi önyargılarla şekillendiğini gösteriyor. Fransa’nın Doğu Akdeniz’den Afrika’ya kadar birçok coğrafyada Türkiye’yi rakip hatta zaman zaman hasım olarak gören yaklaşımı ve Almanya’nın onlarca yıldır güvenlik ve dış politikasını büyük ölçüde Amerikan stratejik tercihleri üzerine inşa etmiş olması, Avrupa’nın ortak savunma vizyonunun önündeki en büyük zihinsel engellerden birkaçı olduğu oldukça açık. Güvenlik mimarisi kurulurken hangi ülkenin hangi teknolojiyi üretebildiği değil, hangi ülkenin siyasi olarak “tercih edildiği” belirleyici oluyorsa, ortaya çıkan yapı askerî olmaktan çok siyasidir. Böyle bir zeminde ise uzun vadeli, sürdürülebilir ve gerçekten caydırıcı bir Avrupa savunma mimarisi inşa etmek son derece güç görünüyor.

Kanaatimce Avrupa’nın temel problemi bütçe değil; stratejik akıl. Çünkü ortak tehdit algısı olmayan, siyasi önceliklerini askerî gerçeklerin önüne koyan ve en güçlü müttefiklerinin kabiliyetlerini dahi ideolojik filtrelerle değerlendiren bir kıtanın, ne ortak bir ordu kurması ne de ortak bir savaş doktrini geliştirmesi kolay değil. Tarih, ittifakların yalnızca ortak düşmanla değil, ortak akılla ayakta kaldığını defalarca göstermiştir.

Kaynaklar:

  1. Ben Barry, Douglas Barrie, Henry Boyd, Nick Childs, Fenella McGerty ve diğer IISS uzmanları
    “Defending Europe Without the United States: Costs and Consequences”
    International Institute for Strategic Studies – IISS
    Araştırma raporu, 15 Mayıs 2025, 31 sayfa.
  2. Alexandr Burilkov ve Guntram B. Wolff
    “Defending Europe Without the US: First Estimates of What Is Needed”
    Bruegel ve Kiel Institute for the World Economy
    Analiz/politika çalışması, 21 Şubat 2025.
  3. Camille Grand
    “Defending Europe with Less America”
    European Council on Foreign Relations – ECFR
    Politika raporu, 3 Temmuz 2024.
  4. Ruben Stewart
    “A European Way of War Without the United States”
    IISS – Survival: Global Politics and Strategy
    Haziran 2026, 28 sayfa.
  5. Avrupa Komisyonunu White Paper for European Defence – Readiness 2030 ve ReArm Europe programı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

SON EKLENEN HABERLER